DEVŞİRME SİSTEMİ

Rüstempaşa Medresesi

SAVAŞ DURNA

Kuruluş yıllarında Osmanlı Beyliği gerektiğinde, gazilerden oluşan ve tamamı atlı olan aşiret kuvvetlerinin tellallar vasıtasıyla bir yerde toplanması sağlanır ve sefere çıkılırdı.Uç gazileri düz araziyi süratle işgal ederler, köylere hâkim olurlar, kaleler etrafına küçük kuleler inşa ederek uzun süren ablukalarla buraları teslim alırlardı. Bursa, İznik ve İzmit bu şekilde alınmış; sadece Bursa’nın fethi 10 yıl sürmüştür. Yapılan fetihlerde, daimî ordunun eksikliği ve bunun mahzurları anlaşılmış, düzenli askere olan ihtiyaç gittikçe kendini daha çok hissettirmiştir. Çünkü bu geçici kuvvetler hem vaktinde savaşa gelemiyor, hem de uzun muhasaralara dayanamıyorlardı.
Osmanlı Devleti Osman Bey tarafından kurulduğu zaman gaza ve fütuvvet esası üzerine oturtulmuştur. Devletin temel amacı, fetihlerle yeni topraklar ele geçirmek ve İslâm dinini yaymak olmuştur. Kuruluş dönemine hakim olan felsefe nedeniyle devlet içinde askerî görevler daha ağır bastığından yönetici sınıfa genel olarak “askerî”ler denmiştir. Burada önemle üzerinde durulması gereken nokta, askerî teriminin yalnızca ordu mensuplarına karşılık olarak kullanılmadığı tüm yönetici sınıfı kapsadığıdır. Askerî sınıf dört ana bölümden oluşmaktadır. Seyfiye (Ordu mensupları),ilmiye, kalemiye (kâtipler) ve saray hizmetlileri.
Osmanlı Devleti Orhan Bey döneminde kurulmuş ve devletin devamı için kanunlar konmuştu;fütuhat neticesinde memleket hududu Ankara’dan Çanakkale boğazına kadar genişlettikten sonra Avrupa kıtasında da elde edilen muvaffakiyetler,fazla askere lüzum hissettirmişti.Bu hükümdar zamanında vücuda getirilen Yaya ve Müsellem kuvvetleri,ihtiyacı tatmin etmiyor ve elde daimi bir ordu bulunmasını icabettiriyordu;işte bundan dolayı yeni bir teşkilat ile esirlerden istifade edilmek suretiyle maaşlı bir askeri sınıf vücuda getirilmesi düşünülmüş ve buna mahreç olarak da Acemi Ocağı kurulmuştu.Acemi oğlanı iki şekilde alınırdı;biri harbde askerler tarafından elde edilen beşte bir erkek esirlerden,diğeri ise Osmanlı hudutları dahilindeki hıristiyan ocuklarından.

Devşirmeliğin temeli, 1362’de Pencik Kanunu’nun çıkarılmasıyla atılmıştır. Kanuna göre savaş esirlerinin beşte biri devlet hazinesine aitti. Savaşta elde edilen beş esirden biri devlete teslim edilecekti ya da belirlenen miktarda ayni ödeme yapılacaktı. Bu sistemin Karamanlı Kara Rüstem, Çandarlı Kara Halil, Timurtaş Paşa, Emir Şah ve Bektaş Paşa tarafından düşünülüp kararlaştırıldığı iddia ediliyor.10I. Murat döneminde Yeniçeri temini için oluşturulan pençik sistemi, Ankara Savaşı sonrası fetret devrine girilmesi ve fetihlerin durması dolayısıyla devşirme yoluna başvurulmuştur. Daha önceki İslam devletlerinde görülmeyen bu uygulamanın Çelebi Mehmet zamanında (1413–1421) uygulandığı, ancak oğlu II. Murat devrinde (1421–1451)kanunlaştığı anlaşılmaktadır. I. Murat döneminde Yeniçeri temini için oluşturulan pençik sistemi, Ankara Savaşı sonrası fetret devrine girilmesi ve fetihlerin durması dolayısıyla devşirme yoluna başvurulmuştur. Daha önceki İslam devletlerinde görülmeyen bu uygulamanın Çelebi Mehmet zamanında (1413–1421) uygulandığı, ancak oğlu II. Murat devrinde (1421–1451)kanunlaştığı anlaşılmaktadır.11 Devşirme kelimesi, “devşirmek” fiilinden gelip, “toplamak” anlamındadır. Devşirme yasasına göre, tebaadan olan Hıristiyan halkın çocuklarının Yeniçeri yapılmak üzere toplanmasıdır.Ancak bu çocukların toplanmaları mutlak surette Yeniçeriliğe özgü değildir. Bunların bazıları yetiştirildikten sonra Saray’a, oradan Kapıkulu Süvarisi ocağına verilmişlerdir. Hatta bunlardan bazıları da yükselerek Yeniçeri Ağası, Beylerbeyi ve Vezir olmuşlardır.
Devşirme sisteminin dolayısıyla da Yeniçeri teşkilatının Osmanlı Devleti’nde ortaya çıkışı Oruç Bey’in Tarihi’nde bu şekilde yer bulmuştur. Eserde anlatıldığı üzere Kara Rüstem adındaki bir kişi olağan Müslüman ganimet hukukunun tutsak insanlara da uygulanmasını teklif etmiştir. Bu kanuna göre ganimetlerin ve esirlerin beşte biri devlet hazinesine verilecektir. Ayrıca Hıristiyan halktan oğlan devşirilmesini de söylemiştir. Çandarlı Kara Halil de bu şekilde devşirilen tutsaklardan yani köle askerlerden oluşan bir yeni kuvvet ordusu kurulmasını önerdi. Bu yöntemle padişahın hassa ordusu genişletilebilecekti.Ayrıca bu kanunla, Rumeli’de Osmanlı tebaası Hıristiyan çocuklarından istifade edilecek böylece hem askeri ihtiyaç karşılanacak, hem de Rumeli’de Müslüman halk giderek artmış olacaktı.

Devşirme kanunu ile başdan başa ayrı müslüm olan Rumeli halkı tedrici surette müslümanlaştırılacak ve aynı suretle müslüman olan bu bir kısım askerle Türk ordusu kuvvetlecekti.İki başlı faydası olan devşirme kanunu artık eski ehemmiyetini kaybeden Pençik kanunu ile asker almanın yerine kaim olmuş,kuvvetli ve sürekli olarak iki buçuk asır devam etmiştir.

Lüzum ve ihtiyaca göre üç,beş senede ve bazen daha uzun bir zamanda hıristiyanlardan sekiz,on ile on beş,on sekiz ve nihayet yirmi yaş arasındaki çocukların sıhhatli ve kuvvetlilerinden Acemi oğlanı alınmaya başlandı;iptida Rumelide tatbik edilen bu kanunla Arnavutluk,Yunanistan,Adalar ve Bulgaristan’dan ve daha sonra da Sırbistan,Bosna-Hersek ve Macaristan da ki Osmanlı arazisinden de Devşirmeler yapıldı.Başlangıçta sadece Osmanlı Avrupası’nda uygulanan kanun XV. yüzyıl sonlarından itibaren Anadolu’da da uygulanmış, böylece İmparatorluk dâhilindeki bütün Hıristiyan tebaaya teşmil edilmiştir. İstisnai olarak babalarının ricası ile Bosnalı Müslümanların çocukları sadece Bostancı Ocağı için devşirilirdi.
Kapıkulu ocaklarında asker ihtiyacı Yeniçeri Ağası tarafından belirlenir ve Divan-ı Hümayun’a arz edilirdi. Buradan çıkacak olan karara göre belirli yaşlarda, belirli özelliğe sahip çocuklar devşirilirdi. Bu işin birinci derecede sorumlusu Yeniçeri Ağası idi; ondan sonra Acemi Ocağı Ağası gelirdi. Devşirme başlangıçta Beylerbeyi, Sancak Beyi ve mahalli kadılar gibi ilgili bölgenin mülki amirleri tarafından yapılmıştır. Daha sonra görevi kötüye kullanmaları dolayısıyla Fatih Sultan Mehmet zamanında bu iş için devşirme memurları tayin edildi. Bunlara Turnacıbaşı, Saksoncubaşı, Zağarcıbaşı, Haseki gibi isimler verilirdi ve bunlar Yeniçeri Ocağı’nın yüksek rütbeli yaya başlarından oldular. Devşirme ile görevli memurlar, padişah fermanı ve yeniçeri ağasının mektubu çerçevesinde işlerinde tamamen serbesttiler.Devşirme kanununa göre toplanacak çocuğun nitelikleri; Hıristiyan çocuklarının asilleri, papaz oğulları, iki çocuktan sadece biri, birçok çocuğu bulunan bir ailenin en sağlıklı çocuğu seçilir, tek oğlu olanın çocuğu alınmazdı. Ayrıca annesiz babasız çocuklar, aç gözlü olduğu bilinen ve yüzü gözü açılmış olacağından köy kethüdasının oğlu da devşirilmezdi. Aynı şekilde sığırtmaç ve çoban çocukları ile kel, fodul, köse ve doğuştan sünnetlilerle şehir çocukları toplanmazdı.Evlenmiş ve sanat sahibi olmuş çocuklarla aşırı derecede uzun ve kısa boylu olanlar da devşirilmezdi.

Devşirme kanunu bazı yükümlülükler yüzünden her yerde uygulanmazdı. Başlangıçta daha ziyade Rumeli’de Üsküp, İştip, Kösedil, Prizren Görice, Samakov, Prebol, Taşlıca, Ergirikasrı,Yanya, Pirlepe, İşkodra, Ohri, Manastır gibi yerlerde uygulanmıştır. XV. Yüzyılın sonlarından itibaren Erzurum, Harput, Diyarbakır, Bursa ve İstanbul civarı dışında tüm Anadolu’da da uygulanmıştır. Devşirme yapılmayacak bölgelerde kişilerin elinde devşirmeden muaf olduklarını beyan eden belgeler bulunurdu. Devşirme için Arnavut, Boşnak, Rum, Bulgar, Sırp ve Hırvat çocukları tercih edilirken, Türk, Kürt, Acem, Rus, Yahudi, Gürcü ve Çingene çocukları devşirilmezdi.
Devşirme memuru kazalara kadar gidip, çocukları devşirmeye geldiğini tellallar aracılığıyla köylere bildirirdi; bunun üzerine yukarıdaki özelliklere uyan Hıristiyan çocukları, başta papazları olmak üzere babaları ile birlikte ve vaftiz defterleri ile kaza merkezindeki toplantı mahalline gelirlerdi. Vaftiz defterlerini tek tek inceleyen yaya başı, çocukları görerek uygun vasıfları taşıyanları ayırırdı. Genellikle her kazada 40 haneden bir oğlan hesabı vardı ancak bu her zaman aynı olmaz miktar ihtiyaca göre değişirdi. Devşirilen çocuğun köyü doğum tarihi ve bütün eşkâli, yaşı ve devlet merkezine sevki sırasında sürücü denilen sevk memurunun ismi ayrı ayrı, iki deftere yazılırdı. Sürücü getirdiği kişileri bu defterle teslim ederdi. Devşirilen çocuklara kanun gereği kızıl aba ile kırmızı külah giydirilmesi gerekirdi, bu giysilerin bedeli ise,çocukların devşirildiği yerin halkından alınırdı.
Devşirilen çocukların sayısı 100-150’ye ulaşınca defterleri ile beraber görevliler eşliğinde İstanbul’a gönderilirlerdi. Yolda sıkı tedbirler alınmaktaydı. Yeniçeri oğlanları İstanbul’a belirlenen güzergâhtan sevk edilirlerdi. Devşirilen çocuk bir başkasıyla değiştirilemez yerine bir başkası gönderilemezdi. Bu işlemler sırasında hiçbir görevli bir akçe dahi alamazdı. Herhangi bir şekilde olursa olsun devşirme işinde usulsüzlük yapanlar şiddetle cezalandırılırlardı.Devşirme işlemi bittikten sonra İstanbul’a getirilen çocuklar tekrar kontrolden geçilirlerdi. İstanbul’a gelen çocuklar iki üç gün istirahattan sonra sağ ellerinin şahadet parmağı kaldırılarak Kelime-i Şahadet getirilip Müslüman olurlardı. Daha sonra Yeniçeri Ağasının kontrolünden geçen devşirmeler Eşkâl Defterleri’ne kaydedilip, sünnet edilirlerdi. Bundan sonra ise bir kısmı saraya, bir kısmı Bostancı’ya sevk edilir, kalanlar da Anadolu ve Rumeli Ağaları vasıtasıyla geçici bir zaman için Türk köylülerine verilirdi. Bunların toplandıkları bölge dışına verilmeleri adetti. Yani Anadolu’dan devşirilenler Rumeli’ye, Rumeli’nden devşirilenler Anadolu’ya verilirlerdi. Bu uygulamayla devşirilen çocukların kaçmaları önlenmiş oldu. Türk köylüleri yanında en az üç, en fazla sekiz sene gerekli ölçüde eğitilen Acemi Oğlanlar, Gelibolu ve İstanbul’daki Acemi Ocaklarına sevk edilirlerdi.

Bu Acemilerde Kapıkulu Askerleri gibi maaşlıydı ve ulufe denilen maaşlarını üç ayda bir alırlardı.Acemi ocağı efradı yeniçeri ocağından başka cebeci, topçu ve tersane hizmetlerine de verilirler ve oraların ihtiyaçlarını da temin ederlerdi. Ayrıca pençik ve devşirmelerden güzel ve tenasübe sahip olanlar saray için ayrılırlardı ve başka bir sarayda yetiştirilip padişah sarayına verilirlerdi.Devşirme suretiyle Padişah kapısına gelenler,askeri statüsü kazanırlar,oğulları da askerdir,fakat diğer akrabaları askeri olmazlar,rüsumuna tabidirler.

Share
Posted in Yayınlar | Tagged , , , , | Leave a comment

SİNAN’IN MİLLİYETİ

süleymaniye (2)

İ.HAKKI KONYALI

Devşirmeler kondukları kabın derhal şekillerini alabilecek kabiliyet ve haslette olan çocuklar arasından seçildikleri için İslam ve Türk kültürünü çabucak alırlardı.

Sinan,benliğini Türk’ün ve İslam’ın kültür potasında eritmiştir.Bu bakımdan Sinan sağlam bir Türk ve müslümandı. Onun ölmez eserleri Türk ve İslam sanatını nasıl bir tekamüle eriştirdiğini açıkca gösterirler.

Sinan’ın vakfiyelerinde yurt ve Allah sevgisinin kuvvetli tezahürlerini görüyoruz.Sinan salabetli ve dini bütün bir müslümandı. İslamiyet gibi yüksek bir din Türk harsı gibi yaratıcı bir kültür  O’nu sanatın ve dehanın göklerine yükselten iki kanat olmuştur.

O Türk kültürü ile yoğrulmasa,İslam terbiyesi almasaydı bulunduğu muhitin alelade bir adamından başka bir şey olmazdı.Allah O’na bol bol rakmet eylesin.

Share
Posted in Basın | Tagged , , , , | Leave a comment

KILIÇ ALİ PAŞA HAMAMI-Tophane

hamam

Kılıç Ali Paşa Hamamı, Tophane’deki leventlere hizmet vermesi amacıyla “ denizlerin fatihi” Kılıç Ali tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmış. Osmanlı donanmasının en güçlü olduğu dönemi temsil eden Kılıç Ali Paşa, ünü tüm dünyaya yayılmış bir kahraman. Henüz çocukken esir düştüğü Osmanlı donanmasında Barbaros Hayrettin Paşa tarafından yetiştirildi; yetenekleri ve becerisiyle sivrildi. Uluç Ali iken Akdeniz’de Osmanlı bayrağını dalgalandıran Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa oldu. Rivayete göre ünlü İspanyol yazar Cervantes’in de ilham kaynağıydı.

Işığı geçiren geniş ve görkemli kubbesiyle Kılıç Ali Paşa Hamamı’nın Mimar Sinan mührünü taşıdığı görür görmez anlaşılıyor. Büyük ustanın son eserlerinden olan Hamam 1578-1583 tarihleri arasında inşa edilmiş. Burası, İstanbul’un liman semti; ticaret, çağdaş sanat, yeme içme ve cazibe merkezi Tophane’nin sembol yapılarından biri. Dış cepheden rahatça görülebilen açıklıkta harikulade bir silüete ve İstanbul’un ikinci en büyük hamam kubbesine sahip. Geniş ışık huzmelerini ileten 14 metre genişliğinde ve 17 metre yükseklikteki kubbenin altında bulunan resepsiyon ve dinlenme bölümüne girince insan yapının güzelliğine bir kez de içeride tanık oluyor.

Günümüze harap durumda giren Kılıç Ali Paşa hamamın renovasyonu 2012 yılında tamamlandı. Hamamın dış duvarlarında değişime uğramış bölümler orijinal haline getirildi. Ahşap mezanin kat ve sedirler sayesinde binanın mukarnas trompları ve kubbesinin ihtişamı ortaya çıktı. Alt katta kapatılmış olan pencereler açıldı. Külhan ve su depoları yeniden kullanılır hale getirildi. Sıcaklık ve ılıklık kubbelerinde kullanılan fil gözü camlar özel yöntemlerle üflenerek tasarlandı. Bilinen tüm eski detaylar aslına uygun biçimde, aynı el işçiliğiyle yeniden yapıldı. Aslı bilinmeyen detaylar ise, eskiyle yarışmayan bir estetikle, yalın ve çağdaş fonksiyonlarla yeniden tasarlandı. 16. yüzyılda hakim olan toplu oturma bölümleri yeniden açılarak halk hamamının yeniden sosyal hayata dönmesi amaçlandı. Yapıya yeniden Mimar Sinan devri özellikleri kazandırılırken, aynı zamanda günümüz ihtiyaçlarına uygun düzenlemeler yapıldı. Titizlikle sürdürülen çalışmanın sonunda Kılıç Ali Paşa Hamamı konuksever kadrosuyla ziyaretçilerine kapılarını açtı.

hamam2

 

Share
Posted in Eserleri | Tagged , , , , | Leave a comment

DÜĞMECİLER MESCİDİ – Eyüp

Düğmeciler

Eyüp, Düğmeciler Caddesi’nde bulunan Düğmeciler Mescidi, diğer adıyla  Dökmeciler Mescidi olarak da biliniyor. İstanbul kadısı ve Anadolu kazaskeri Dökmecizade Mehmed Bakır Efendi tarafından 1550 yılında Mimar Sinan’a yaptırılmış. Cami, 16. yüzyıla ait ancak sonradan yapılan onarımlar neticesinde döneminden bir eser kalmamıştır. Hele dış yüzey kaplaması olarak kullanılan ketebeyle caminin o eski ruhu tamamen öldürülmüş ve tarihe dair en ufak bir doku ve koku bırakılmamış. Belki sadece minare o dönemden bazı izler taşıyor. Caminin banisinin de medfun olduğu hazirede, Sahabe-i Kiramdan Hz. Cabir (R.A.) oğlu Muhammed El-Ensari (R.A.) Hazretlerinin de türbesi bulunuyor.

Düğmeciler Mescidi

Share
Posted in Eserleri | Tagged , , , , | Leave a comment

RÜSTEM PAŞA KERVANSARAYI Edirne

rüstem paşa kervansarayı

Fotoğraf:SİNAN DOĞAN

Kent merkezinde Eski Cami’nin hemen arkasında bulunan kervansaray Kanuni Sultan Süleyman’ın Sadrazamı Rüstem Paşa tarafından,1561 yılında Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Avlulu bir han olan Rüstem Paşa Kervansarayı  dikdörtgen bir avlunun çevresinde iki kat ve iki bölümden oluşur. Birinci bölüm büyük avlunun bulunduğu yer Büyük Han, ikinci bölüm Küçük Han veya Deve Hanı olarak adlandırılır.

Katların avluya bakan yüzleri revaklıdır. Uzun kenarında karşılıklı olarak yukarı çıkan merdivenleri vardır. Üst kat pencere ve kapı kemerlerindeki tuğla ve süsleme ilginçtir. Sivri kemerli pencerelerin sonradan dört köşe hale getirilmesi, doldurulması ya da yeni pencere açılması yapının görünümünü bozmuştur. Rüstem Paşa Kervansarayı 102 oda ve ön cephelerde 21 adet dükkandan oluşmaktaydı.

Kervansaray ortasındaki alanda yine bir zamanlar Mimar Sinan tarafından yapılan şadırvan ve mescit bulunmaktaydı. 1877-1878 Osmanlı – Rus Savaşı sırasında Edirne’yi işgal eden Ruslar bu mescidi yıkmışlardır.

1972 yılında restore edilen Rüstem Paşa Kervansarayı günümüzde 75 odalı otel olarak kullanılmaktadır. Bu restorasyonda gösterilen başarı nedeniyle de 1980 yılında Ağa Han Mimarlık Ödülü’ne layık görülmüştür.

Rüstem Paşa Kervansarayı
Share
Posted in Eserleri | Tagged , , , | Leave a comment

ŞAH HUBAN SULTAN TÜRBESİ Fatih

SONY DSC

Yavuz Sultan Selim’in kızı ve Kanuni Sultan Süleyman’ın kız kardeşi olan Şah Huban Sultan Mimar Sinan’dan bir türbe ve türbe ile birlikte bir de medrese yapmasını ister. Topkapı’dan Vatan Caddesi ya da Millet Caddesi boyunca tarihi yarımadanın içine doğru inerken, bu caddeleri kesen Oğuzhan Caddesi üzerindeki bu iki yapı birbirine çok yakın olarak durur. Mimar Sinan’ın son dönem eserlerinden olan medrese şu an hastane olarak kullanıldığından sürekli açık, ancak küçük bir kısmı gezilebiliyor. Yapım yılı bilinmeyen Şah Huban Sultan Türbesi ise sadece dışarıdan görülebiliyor.

Medrese, kesme taştan, dikdörtgen planlı ve tek katlıdır. Yan yana iki odadan meydana gelen yapının her bölümünün üzeri pandantifli birer kubbe ile örtülüdür. Avlu içerisindeki medresenin avluya yönelik güney cephesi dışında kalan bütün duvarlarına simetrik pencereler yerleştirilmiştir. Bu pencereler klasik üslupta, dikdörtgen söveli olup, üzerilerine sivri boşaltma kemerleri yerleştirilmiştir. Giriş kısmında iki ahşap direğin taşıdığı düz, ahşap çatılı bir revak bulunmaktadır.

Medresenin güneybatısında Şah Huban Sultan Türbesi bulunmaktadır. Sekizgen planlı ve kubbeli olan türbe güzelliği ile Sinan’ın stilini açıkça yansıtmaktadır.

Şah Huban Sultan Türbesi

Share
Posted in Eserleri | Tagged , , , , | Leave a comment

SÜLEYMAN SUBAŞI MESCİDİ – Eyüp

Süleyman Subaşı

İstanbul Eyüp Nişanca mahallesinde bulunan Süleyman Subaşı Mescidi, Karcı Süleyman Mescidi olarak ta bilinir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Süleyman Subaşı tarafından inşa ettirilen mescit Mimar Sinan’ın küçük boyutlu camilerindendir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünden sonra Süleyman Subaşı Mescidi’nin yangın geçirip tekrar inşa edildiği bilinmektedir. Daha sonra birkaç defa tekrar yenilenmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında caminin önemli bir değişikliğe uğradığı ve bütünüyle yıktırılarak o sıralarda hakim olan Tanzimat Üslubunda bir mimaride yeniden inşa edildiği bilinmektedir. Bu son yapısı ile Süleyman Subaşı Mescidi fevkani yani altında yüksekçe bir bodrum katı olan ve merdivenle çıkılan kargir bir yapı idi. Temiz bir işçilikle işlenmiş kesme taştan cephelere sahip olup, uzun birde minaresi vardı. Zamanla Süleyman Subaşı Mescidi yaklaşık 1940 yıllarına kadar sağlam ve ibadete açık bir şekilde kullanılıyordu. Bu tarihlere doğru eski Unkapanı Köprüsü yerine halen kullanılan Atatürk Köprüsü’nün inşası sırasında yıkılarak ortadan kaldırılmıştır. Bugün  arsası Haliç kıyı bandındaki yeşil alanda kalmaktadır. Yok olan kültür varlığının yeniden ihyası amacıyla rölöve, restorasyon ve rekonstrüksiyon projeleri hazırlanmaktadır. Proje çalışmalarına 28.09.2011 tarihinde başlanmıştır.

Share
Posted in Eserleri | Tagged , , , , | Leave a comment

ODABAŞI KÖPRÜSÜ – Halkalı

SONY DSC

İstanbul’da Halkalı-Hadımköy yolu üzerinde bulunan Odabaşı Köprüsü 16. yüzyılda Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Kapıağa Köprüsü gibi Odabaşı Köprüsü’nün de kitabesi olmadığından kimin tarafından yapıldığı kesin bilinmemektedir.

Büyük kesme taşlardan yapılan Odabaşı Köprüsü 39.00 m. uzunluğunda, 5.35 m. genişliğindedir. Üç yuvarlak gözden meydana gelen köprünün ortadaki gözü 4.75 m. genişliğinde olup, diğerlerinden daha büyüktür. İki yandaki gözler daha küçüktür. Odabaşı Köprüsü’nün ayaklarındaki selyaranlar memba tarafında üçgen, mansap tarafında yuvarlak olarak yapılmıştır. Köprü yanlara doğru eğimli olarak yol seviyesine inmektedir. Bu gözler tempan duvarları ile aynı düzeydedir. Yalnızca büyük kemerin kilit taşı dışarıya çıkıntılıdır ve üzerinde de haça benzer bir rölyef yerleştirilmiştir. Büyük kemer üzerindeki korkuluk taşları yıkılmıştır.

Odabaşı Köprüsü Mimar Sinan’ın önemli köprülerindendir ve İstanbul için değerli bir tarihi eserdir.

Share
Posted in Eserleri | Tagged , , , , | Leave a comment

KAPIAĞA KÖPRÜSÜ – Haramidere

SONY DSC

Mimar Sinan’ın sayılı köprülerinden biri olan Kapıağa Köprüsü veya Haramidere Köprüsü olarak ta bilinen köprü Büyükçekmece ile Küçükçekmece gölleri arasında E-5 karayolu üzerinde Esenyurt-Bahçeşehir kavşağındadır. Kapıağa Köprüsü E-5 Karayolu ile bağlantı yollarının arasında kaldığından bugün kullanılmamaktadır. Köprünün kitabesi olmadığından dolayı kimin tarafından ve hangi tarihte yapıldığı kesin bilinmemektedir. Tezkirelerde yer almasından dolayı 16.yüzyıl içinde yapıldığına şüphe yoktur.

Kesme taşlardan inşa edilen Kapıağa Köprüsü’nün üç büyük gözü ve ayrıca yanlarda ufak taşkın gözleri bulunur. Büyük gözlerin arasında 3 metre kalınlığındaki ayaklarda mahmuzlar vardır. Bunların üstünde de boşaltma gözleri açılmıştır. Kapıağa Köprüsü, bütün benzeri yapılarda olduğu gibi ortaya doğru yükselirken yan kemerlerin üstleri doldurulduğundan tabanı düzelmiş ve bu yüzden mimari düzeni bozulmuştur. Korkuluğu temsil eden masif taş levhalar demir kenetler ile birbirine bağlanmıştır. Korkulukların başlarında baba taşları vardır. Bunlardan batıda bulunanlar yeniden yapılmıştır.

 

Share
Posted in Eserleri | Tagged , , , , | Leave a comment

SEMİZ ALİ PAŞA CAMİ – Marmara Ereğlisi

Tekirdağ iline bağlı Marmara Ereğlisi’nde bulunan Semiz Ali Paşa Cami, Osmanlı sadrazamlarından Semiz Ali Paşa tarafından 1561-1565 yılları arasında yaptırılmıştır. Caminin bir hikayesi vardır. Semiz Ali Paşa, Marmara Ereğlisi açıklarında fırtınaya yakalanır ve tesadüf eseri Marmara Ereğlisi’ne sığınır. Marmara Ereğlisi hoşuna gider ve kendi adına birde cami yaptırır. Ayrıca Marmara Ereğlisi’ne yerleşecek halkada kolaylıklar sağlanacağını da söyler. Caminin anlatılagelen hikayesi böyledir. Yeri sahile yakın bir bölgededir.

Semiz Ali Paşa Cami’nin mimarisi, sonradan yapılan müdahalelerle büyük ölçüde değişmiştir. Sultan Abdülaziz döneminde yapılan kapsamlı onarımda, mihrabı, minberi, kapısı ve çoğu pencereleri de yenilenmiştir. Daha sonraki dönemlerde de pencerelerin üslubu değiştirilmiş, tuğla ve taş örgülü duvarlarının üstüne sıva çekilmesiyle cephesinin klasik dönem görünümü kaybolmuştur.Cami kesme taştan, dikdörtgen planlı olup, mimari özelliğini tümüyle yitirmiştir. Ön kısmına iki katlı dışa geniş pencerelerle açılan bir son cemaat yeri eklenmiştir. Yanındaki minaresi kesme taş kaideli, yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir. Artık yapıda Sinan dönemini algılayabilmek neredeyse imkansızdır.

 

Share
Posted in Eserleri | Tagged , , , | Leave a comment